AMASYA

 

İzmir’in göze çarpan, alımlı ve zengin bir kızı olan Nehir heyecanla ÖYS sınav sonucunu bekliyordu.

Nehir:

             —Anne çok heyecanlıyım. Sınav sonuçları bugün internette yayınlanacakmış. Ben bilgisayarın başına geçiyorum.

            Nehir, bilgisayarın başında sınav sonucunu bekler. Üç saat geçer; fakat Nehir’in sınav sonucu hâlâ gelmemiştir. Birden sınav sonuçları belirir gözünün önünde. Hemen kendininkini açar. Gözlerini kapatır ve annesini çağırır. Annesi içeri geldiğinde Nehir ona:

            —Ne oldu kızım neden çağırdın?

            Nehir:

            —Anne benim sonucumu okur musun? Ben cesaret edemedim. Baksana gözlerimi kapattım, haydi sen oku!

            Annesi:

            —Okuyorum! Amasya Eğitim Fakültesi! Kızım olamaz, sen Amasya gibi bir ilde okuyamazsın, buna müsaade etmem!

            Nehir:

            —Ne… Ne! Amasya mı? Olamaz bir de ben bakayım şuna.

           Nehir, sonuca bakar. Yüzünde öyle kötü bir ifade oluşur ki! Hemen gözlerini ovuşturur yine bakar. Gözleri dolar; ama yine de Nehir:

            —Ben ilk sınavımda kazandığım yere gideceğim, diye kendime söz vermiştim! Kimse beni engelleyemez anne. Ben Amasya’ya gideceğim.

            Annesi:

            —Ama kızım! Peki, sen bilirsin.

           Nehir, bilgisayar odasından çıkar ve kendi odasına gidip hemen liseden en yakın arkadaşı olan Melike’yi arar.

Nehir:

—Alo, nasılsın Melike?

Melike:

—İyiyim. Sen nasılsın?

Nehir:

            —Hiç sorma! Çok kötüyüm! ÖYS sınav sonucum geldi. Çok mutsuzum. Amasya Eğitim Fakültesi çıktı.

Melike:

—Süper.

Nehir:

—Neresi süper?

Melike:

         —Nehir, inanamayacaksın; ama ben de orayı kazandım. Eğer sen de kabul edersen ev arkadaşı bile olabiliriz. Yıllardır en çok istediğimiz şeydi.

Nehir:

—Sağ ol vallahi, gitme isteğimi iki katına çıkarttın.

Melike:

—Neyse, kapatmam gerek sonra görüşürüz.

Nehir:

—Haydi, güle güle…

          

            Bir ay sonra Nehir, Melike’ye:

            —Amasya’ya kaderimize razı olduk ve geldik. Bu nasıl bir il. Deniz yok, bir şey yok. Tam da en kötü mevsimde gelmişiz; yani kışa girecek gibi bir hava var. Durmadan sulusepken yağıyor.

            Melike, de Antalya’dan gelmişti. Aynı okulu bitirmişlerdi. Nehir’in en yakın arkadaşıydı kendisi. Amasya’yı çok merak ediyordu.

            Nehir’e şöyle der:

            —Nehir haydi gel bir çarşıya çıkalım. İyice gezelim. Boşuna mı geldik biz buraya?

            Nehir:

            —Tamam… Ama baştan anlaşalım. Sen tarihî yerlere meraklısın. Sonra bana Bimarhane miydi neydi oralara gidelim deme. Tamam mı? Sana bir şey soracağım orası önceden tımarhane miydi?

            Melike:

            —Evet; ama artık orada akşamları müzik dinlenilen bir yer. Ayrıca kurs da veriliyor müzik aleti çalmak isteyenlere. Biz de artık bir akşam müzik dinlemek için gideriz.

            Nehir sessizce söylenir:

            —Hiç sanmam.

            Ama Melike’ye verdiği cevap ise:

            —Neden olmasın.

            Çarşıya giderler. Biraz gezerler ve Melike:

            —Benim eczanede bir işim var, vitamin almam gerekiyor. Sen istersen şu bankta otur beni bekle. Ayakta çok yorulursun, yol uzun, gidiş geliş yarım saati bulur.

            Nehir, bankta otururken bir genç görür. Hayran kalır. Gözlerini ayıramaz ondan. Kendi kendine:

            —Of, nereye gidiyor bu? Nereye giderse gitsin; ama benim zıt yönümdeki yerlere niye gidiyor? İşte bu da bendeki şans!

            Genç arkasına bir döner ve o da Nehir’i görünce tutulmuşçasına bakar. Yönünü değiştirip banka doğru gider.

            Nehir:

            —Yaşasın, banka doğru geliyor!

           Genç gerçekten de gelip kızın yanına oturur. İkisi de otobüs bekliyormuş gibi davranır. Hâlbuki bütün otobüsler geçmiştir. Tam göz göze gelecekleri sırada Melike gelir ve:

            —Hadi gidelim benim işim bitti.

Nehir, hiç kalkmak istemez; ama ne yapsın. Biraz yürürler ve Nehir:

            —Çok yoruldum, dönelim artık!

Melike, dönmek istemez ve:

            —Ben sana evden çıkarken çarşıya çıkıp gezelim demedim mi?

            Nehir:

            —Evet, dedin ve biz de gezdik. Onun için şimdi eve gidelim.

            Melike:

            —Bir tane çarşı gezmekle olacak iş mi bu? Daha Semaverciler Çarşısı var. Orayı gezmeden hayatta olmaz.

            Nehir:

            —Of, nedir benim senden çektiğim?

Melike, dik dik bakar ve Nehir:

            —Hemen ne kızıyorsun sen de? Şaka yaptım.

           Tabi, doğal olarak Melike’nin sözü geçer ve Semaverciler Çarşısına giderler. Melike, burada bulunan semaverleri ve semaverlerdeki işçiliği çok beğenir; ama hayret edilecek bir şey var ki, oda Nehir’in bile beğenmesidir. O, böyle yerleri pek beğenmez; ama Amasya’da onu büyüleyen bir şeyler olduğunu fark eder. Semaverciler Çarşısından eve dönerken aşağı yoldaki bir mahalle gözüne çarpar Melike’nin. Gözüne çarpan evlerin güzelliği değil, mahallenin adıdır. Yüzevler Mahallesi oluşu ona göre bir hayli değişik gelmiştir. Hiç duymamış böyle bir mahalle adı. Duymuş duymasına da mesela; Yetmiş İki Evler Mahallesiyse orada yetmiş iki tane ev olurmuş. Ama burada yüz tane ev yok. Neden Yüzevler Mahallesi, diye düşünürken, karşıda bir bayan görür. Melike hemen bayanın yanına gidip:

            —Af edersiniz. Ben bir şey sormak istiyordum…

            Bayan:

            —Tabi, buyurun...

             Bu sözleri söylerken iyimser ve samimi bir tavır vardır bayanın yüzünde.

Amasya’nın insanları ne kadar samimi, ne kadar cana yakın, bunu İzmir’de yapsam beni kapkaççı zannederler ve onu oyalamak istediğimi düşünürüler.

O an bunları düşünürken bayanı beklettiğinin farkına varır ve Melike:

—Pardon, beklettim sizi. Benim sormak istediğimi şey bu mahallenin adı neden Yüzevler Mahallesi? Yani normalde burada yüz tane ev olması lazım; ama ev sayısı daha fazla. Buda benim çok dikkatimi çekti. Neden Yüzevler Mahallesi?

Bayan:

— Bak kızım, burada önceden yüz tane ev varmış. Onun için Yüzevler Mahallesi demişler. Ama, mahalle büyük olduğu için daha çok bina kurulmuş.

                Melike sorusunun cevabını aldığı için memnundu. En yakın arkadaşı ve ayrıca ev arkadaşı olan Nehir’le evlerine döndüler.

             O gece Nehir, yatmadan önce Semaverciler çarşısını düşünür ve kendi kendine:

             —Kendime çok şaşırıyorum. Normalde bana ne semaverden demem gerekirdi Nasıl oldu bilmiyorum, beğendim orayı. Çok güzeldi, oranın görünüşü bile yetti hayran kalmama. Neyse, orayı beğendim; ama bugün gördüğüm çocuğu daha çok beğendim. Onu bir daha görmek için nelerimi vermezdim! Of of, bu Amasya beni gerçekten çok değiştirdi.

           İkisi de yorgunluğun etkisiyle de derin bir uykuya dalarlar. Sabah olur, çalar saatleri çalar; ama onlar duymazlar. On dakika geçer ve sonunda kalkarlar. Saate bakarlar ve aynı anda:

            —Olamaz.

Nehir:

—Kahvaltıyı hazırlamamız on dakikayı bulur o zaman da geç kalırız. En iyisi bir elma yiyip gidelim. Canım da hiç istemiyor; ama aç gitmekten iyidir.

Melike:

—Haklısın galiba.

            İkisi de ellerine birer Amasya elması alırlar ısırarak yemeye başlarlar. Tadına  hayran kalmışlardır. Elerine birer tane daha alıp yola koyulurlar. Okula tam girecekleri sırada Nehir:

            —Olamaz dün gördüğüm çocuk. Hem de bizim okulun bahçesinde. Aman Allah’ım olamaz ya bu kadar tesadüf!  Çok şanslıyım çok.

            Nehir gence doğru yönelir. Genç de Nehir’e doğru gelir. Nehir:

            —Merhaba, biz sizinle dünde karşılaşmıştık galiba. Ben Nehir. Sizin adınız ne?

            Genç:

            —Merhaba, ben de Oktay.

            Nehir:

            —Bu okulda mı okuyorsunuz?

            Oktay:

            — Evet, sizin bir alt katta. Ben sizi çok öncesinden tanıyorum. Kısmet bugüneymiş.

            Onları uzaktan izleyen Melike, neler olduğunu anlamıştır. Arkadaşı için çok sevinir.

            Oktay, Melike’yle Nehir’i yemeğe davet eder. Onlar da kabul ederler. Kabul ederler etmesine de nereye gideceklerini de merak etmektedirler. Ne kadar sorsalar da Oktay, onlara nereye gideceklerini söylemez, ipucu bile vermez. Nehir, akşama doğru süslenir ve saat yedi olduğunda Oktay, Nehir’i ve Melike’yi evlerinden alır. Üçü birlikte giderler. Gittiklerinde lokantanın adı dikkatlerini çeker. Nehir ve Melike aynı anda:

            —Babakkeş mi? Oda ne demek? Bu ne biçim bir lokanta ismi?

            Oktay:

            —Biliyorsunuz ki ben Amasyalıyım ve sizi beni temsil eden bir yere getirmek istedim. Amasya’nın meşhur yemekleri vardır. Bunlar: bamya, baklalı dolma ve keşkektir. Bunların kısaltılmasından da babakkeş çıkar. Onun için lokantanın adı babakkeş’tir. Bir de biliyorsunuz ki Amasya’nın semaveri ve Semaverciler Çarşısı meşhurdur. Bunun için de yemekten sonra nefis bir semaver çayı gelir. Tadına doyum olmaz.

            Nehir:

            —Hadi bakalım. Göreceğiz güzel yemeklerinizi.

           Nehir bu sözleri söylerken, yüzünde meraklı ve gülümseyen bir tavır vardı.

Masa’ya otururlar. Önlerine menü gelir ve herkes yiyeceği yemeği seçer. Yemek geldiğinde Nehir ve Buse önce çatallarının ucuyla yemeğin tadına bakarlar. Tadını aldıktan sonra ise...

            Nehir:

            —Yemeğin tadı gerçekten harikaymış.

            Melike:

            __ Gerçekten de öyle..

           Yemekler yenir, semaver çayı içilir.

            Melike:

—Biz artık kalkalım, yarın sınavımız var.

            Oktay:

            —Peki, o zaman yarın görüşürüz.

            Ertesi gün Oktay, Nehir ve Melike gezmeye çıkarlar. Oktay, onlara  Yeşilırmak’ın ismini nereden geldiğini anlatır önce. Sonra da ırmak kenarında yürürler.

            Melike:

            —Gerçekten dedikleri kadar varmış. Irmak yeşil resmen.

            Oktay:

            —Boşuna dememişler Yeşilırmak diye. 

Melike, Bimarhane’yi göstererek:

            —Burası neresi? Tarihi bir yere benziyor.

            Oktay:

            Burası Bimarhane. Doğru bildin tarihi bir yer. Buranın geçmişini bilmiyorsanız anlatıyım mı?

            Melike:

            —Yok yok, ben biliyorum. Önceden burası tımarhaneymiş.

            Oktay:

            —Bir de biliyorum demez mi? Dinle de öğren. Burası önceden tımarhaneymiş; ama sıradan değil. Burada hastaları müzikle tedavi ediyorlarmış. Onun için şu an burası, akşamları müzik dinlenen ayrıca müzik kursu verilen bir yer.

            Melike:

            —Çok sağ olun bay çok bilmiş.

Sohbete dalmış bir şekil de yürürken Melike:

—Aaa bakın, burada çeşitli heykeller var! Haydi yanlarına gidip bakalım.

Nehir:

—Evet evet.

Oktay:

—Peki, o zaman.

Oktay, önce onları Ferhat ve Şirin heykellerinin yanına götürür.

            Melike:

            —Bunların  hikayesi ne?

            Oktay:

            —Bekle de anlatayım. Şirin bir sultanın kardeşi, Ferhat ise fakir bir ailenin çocuğudur. Bunlar birbirlerine aşık olurlar. Ferhat ve ailesi Şirin’i istemeye giderler; ama pek hoş cevap almazlar. Sultan, Ferhat’a “Biliyorsun ki biz dağlık bir yerde yaşıyoruz. Şehrimize su gelmiyor. Bunun için senden dağı delip bizim şehrimize su getirmeni istiyorum. Tabi, bu iyilik karşılıksız olmaz sana Şirin’i veririm.” demiş. Ferhat da dağı delmiş; ama maalesef Sultan Şirin’i Ferhat’a vermemiş.

            Nehir:

            —Ama bu haksızlık!

           Melike Nehir’in bu tepkisine şaşırmış ve gülmeye başlamış. Sonra da susup gezmeye devam etmişler. Bir iki saat daha gezerler ve Nehir:

            —Ben çok yoruldum Oktay. Bu günlük bu kadar gezi yeter.

            Melike:

            —Evet, biz gerçekten çok yorulduk, gidelim artık.

            Oktay:

—Sizi Kral Kaya Mezarları’na çıkarmamı ister misiniz?

            Nehir:

             —Yok yok! Ben çok yoruldum hem de bak, hava kararıyor. Bence onun yerine akşam yemeğine çıkalım

            Melike:

            —Eveeet!                                                                                                                             Oktay:           

            —Peki, siz bilirsiniz.

Oktay, Nehir ve Melike’yi yemeğe götürür. Havadan sudan konuşurlar. Melike’nin karnı ağrımaya başlar.

            Melike:

            —Benim çok karnım ağrıyor, eve gidiyorum siz keyfinizi kaçırmayın. Nehir, sen de sakın endişelenme.

            Nehir:

            —Melike, sen hastayken ben burada duramam. Bekle ben de geliyorum.

            Melike:

            —Bu kadar telaş yapma ufak bir karın ağrısı.

            Nehir:

            —Peki o zaman, ama bir şey olursa hemen telefon et.

            Melike:

            —Eee! Bu kadar büyütme demedim mi ben sana!

            Nehir:

            —Tamam.

            Melike eve gider ve bir süre sonra karın ağrısı geçer. Oktay’la Nehir de havadan sudan konuşurlar. Sonra Oktay Nehir’e:

            —Nehir, evlendiğimizi düşünebiliyor musun? Ne güzel olurdu.

            —Evet. Çok mutlu olurduk.

            Oktay:

            —Hem düğün için köyden de akrabalar gelir. İki üç gün biz de kalırlar sen de tanışmış olursun.

            Nehir:

            —Nasıl yani? Ben iki üç gün senin köylü akrabalarına mı bakacağım?

            Oktay:

            —Yok, bakmayacaksın! Tövbe tövbe! Sen benim akrabalarıma bakmak zorundasın. Ayrıca onları köylü diye küçümseyemezsin.

            Nehir:

            —Bal gibi de küçümserim. Köylüleri benim evime getiremezsin.

            Oktay:

            — Sen, bu gün böyle söylüyorsan yarını düşünmek bile istemiyorum.

            Nehir:

            —Kusura bakma; ama evli evine köylü köyüne. Senden ayrılıyorum.

            Oktay:

            —O zaman herkes yoluna.

            Nehir olan biteni Melike’ye anlatır. Melike de en az Nehir kadar üzülür. Aradan iki üç hafta geçer ve Oktay da Nehir de birbirlerini çok özlerler. İkisi de birbirlerini arayıp özür dilemekten çekinirler.

            Nehir, kahrolur. Dışarıda gezmeye çıkar. Neden olduğunu anlamaz; ama içinden bir ses ona Bimarhane’ye gitmesi gerektiğini söyler. Bimarhane’ye doğru gider ve dışardan müziği duyunca içeri girer. Kendine oturacak bir yer bakarken:

            —Ne! Aman Allah’ım, gözlerime inanamıyorum! İşte Oktay burada, Bimarhane’de…

            Oktay’a doğru yürür. Oktay’da onu görünce önce şaşırır. Sonra kendisini toparlar ve ayağa kalkar. Tokalaşırlar, ikisi de pişman olduklarını ve birbirlerini çok sevdiklerini söylerler. El ele Birmarhane’nin iç kapısından çıkıp Yeşilırmak boyunca yürümeye başlarlar.

Nehir:

            —Gerçekten Amasya’yı şimdi daha iyi tanıdım. Kültür şehri, tarihi bir şehir olmasının yanı sıra insanları da çok iyi ve dürüst. İlk geldiğim de Amasya’yı hiç sevmemiştim; ama şimdi çok farklı düşünüyorum. Ben bu şehri seviyorum.

            Oktay:

            __ Boşuna dememişler: Amasya’ya bir gelen ağlar bir de giden…

 

                                                                                                                          SEDA DAL


<<< Önceki Sayfa                                            Sayfa 41                                        Sonraki Sayfa >>>
        
        İçerik Sayfası >>>