|
Hüzünlü bir ney sesi dolduruyor dostluğa susamış yürekleri… Vuslata çağırıyor ayrılıkların yakıp kavurduğu, benliğin girdabında yolunu kaybetmiş insanlığı. Öyle büyülü bir ses ki bu, rüzgâr olup çirkinlikleri, çiğlikleri savuruyor uzaklara. Yağmur olup dostluğu yağdırıyor benliklere ve güneş olup pas tutmuş gönüllere doğuyor adeta… “Gel, gel; ne olursan ol, yine de gel!” Bu sese kulak veren, gönlünde birliğin açlığını hisseden herkes oradaydı işte! Japon’u, Amerikalısı, İngiliz’i, Afrikalısı… Evet, herkes oradaydı. Ayrılık gayrılık yoktu orada. Müslüman’ı da oradaydı, Hristiyan’ı da. İnan da inanmayanda... Dostluk dolu bir hava solunuyordu burada. Bu hava, insanların; hatta insanlığın yüreğine sızıyordu usulca. Geleceğin dünyasının, savaşlara boğulmuş insanlığın kurtuluşunun harcı karılıyordu adeta. Görülmeye hasret kalınan bir manzarayı doya doya seyrediyorum Mevlana Müzesi’nde. Dil, din, ırk veya renk farkları yüzünden çıkan her çatışmayı bir kenara bırakmıştı insanlar. Herkes sahip olduğu kişiliği, kimliği tüm gururuyla sergiliyor; insanı insan yapan değerleri sonuna kadar koruyor ve özgürlüğü iliklerine kadar hissediyor burada. Özlenen “Dünya Kardeşliği” hayali burada vücut bulmuştu bile; ama hayal değil, gerçeğin ta kendisiydi bu… Antlaşmalarla, görüşmelerle bir araya gelemeyen insanlık, çoktan birliği sağlamıştı bile Mevlana’nın manevi huzurlarında. Sadece çıkar çatışmaları yüzünden kan döküp, nice günahsız bedenleri toprağa vererek, anaların evlat hasretiyle yanmasına razı olan bir dünya, olmamalıydı artık! Küçücük çocukları yetim bırakan, gencecik kızları sevdiğinden ayıranlara tahammülü yoktu bu dünyanın! Neydi tüm bunlara sebep? Neydi bu zalimce dengenin, daha doğrusu mazlumu değil; güçlüyü haklı kılan bu dengesizliğin sebebi? Tek bir yerde yaşamamak mı sorun; yoksa hâkimiyet gösteren güçlü - zayıf teorisi mi? Eğer farklı görüşler yüzünden savaşlarla cezalandırılıyorsa toplumlar, mahkûmdur geleceğimizin gençleri kalıplaşmaya, dünyaya tek bir açıdan bakmaya! Oysa huzur dolu bir dünyada yaşamak, olumlu her şeyi de beraberinde getirmez miydi? Dünya çok daha hızlı gelişmez miydi? Tüm bunlara sebebiyet verenlerin, yüreği sevgiden yozlaşmış insanlar olduğunu bile bile “Ah Pangea!” mı diyelim? Tüm suçu kıtaların yedi parçaya ayrılmasında bulup, kaçıralım mı insanları vicdanlarıyla yüzleştirmekten! Usulca sıyrılmaya mı çalışalım tüm bu kargaşadan! Kendimizi biraz daha mı avutalım! Aynı topraklarda yaşasak, tek bir kıtada olsak, sımsıkı bağlı mı olacaktık sanki! Hayır, sorun başka bir yerde. Önemli olan bu sorundan kaçmak yerine çözebilmekse, hazırım ben vicdanımla yüzleşmeye. Herkes hazır olmalı, diye düşünüyorum. İlk adım o zaman atılmış olur; yoksa gerisi havanda su dövmekten öteye geçmez bana göre. İşe bir yerden başlanmalıydı artık! Dostluk, adalet, barış için 60 yıldır çabalayan, haklarımızı sonuna kadar korumaya çalışan Avrupa Konseyinin, tüm insanlığa öğretmeye çalıştığı şeyleri hâlâ kavramayan zihinler varsa ve anlamamak için çaba gösteriliyorsa, asıl sorun buradadır işte. Türkiye de, altmış yıldır bu emeğe saygı duyuyor ve barış için elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorsa, hakkıdır artık dünya barışını istemek. Daha birçok ülke savaşa karşı çıkıp huzurlu ve mutlak bir denge istiyorsa, neden geleceğin Avrupa vatandaşlığı anlayışı böyle bir kapıyı aralamasın! Sadece paylaşmayla ne mucizeler gerçekleştirebileceğini unutmuş olan dünyaya, bunları yeniden hatırlatmak isteyen insanlar varsa, işte onlardır benim hayalimdeki Avrupa vatandaşlarıdır. Müslüman’ı ve Hristiyan’ı, Musevi’si ya da Putperest’i inançlarında özgürse; elindeki bir lokma ekmeği hiç düşünmeden paylaşabiliyorsa diğer kardeşiyle; üstüne üstlük Afrika’da açlığın pençesine düşmüş, gözlerine konan sinekleri bile kovmaya mecali kalmamış kara çocuk için bir şeyler yapmaya çalışılıyorsa; yapılamasa da onun için gözyaşı dökme erdemliliğini gösterebiliyorsa insanlar, hayal gerçekleşmiş demektir! Anlayış ve güven dolu insanlarla çevriliyse etrafımız, ne korkutabilir ki bizleri şu dünyada? Kalır mı üzerine bomba düşmesin diye çaresizce bir ağacın altına saklanan çocuklar! Kalır mı anne babaların çığlıkları! Artık, bu haykırışları duymamak için her şeyi göze alabilecek insanlar varsa, onlardır Avrupa vatandaşları. İçinde zerre vicdan kalan bir insan bile dayanamaz geleceğini, çocuklarını savaşa emanet etmeye, tüm dünyanın geleceğini mahvetmeye. Doğamızı korumak için kurulan örgütleri bile yeterli bulmayıp, tüm insanlığa bir tane doğamız olduğunu ve onu sonuna kadar korumamız gerektiğini anlatmayı amaçlayandır hayalimdeki Avrupa vatandaşı. Bencilce düşünmeyi bırakıp; artık tüm dünyayı kucaklamaktır Avrupalı olmak. Avrupalı olmak bir gemide rotayı hiç kaybetmeden ilerlemek, ilerledikçe yeni şeyler keşfedebilmeyi gerektirir. Gemide herkes kendi kimliğiyle, inancıyla, fikirleriyle, kültürüyle yoluna devam eder, etmelidir de… O zaman arzulanan denge kurulur. Diyeceksiniz ki nasıl olacak bu? Formül basit, yeter ki samimi olalım. Derviş Yunus, asırlar öncesinde insanlık birbirini boğazlamakla meşgulken fısıldamış ve Mevlana’da vücut bulmuş ve de gönüllerde kabul görmüş bir formül:
“Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım, Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz!” Gerisi, artık büyüklerimize kalmış. Bunun için uzayın derinliklerine dalmış, başka dünyalardan medet uman gözlerin bir de dönüp kendi gönüllerine bakmaları yeterli olacaktır sanırım!
SEDA DAL
|