KÜÇÜK YAPRAK
 

Yeşil, sarı ve kızıl, her renk yaprağı görürüm sonbahar günlerinde. Bu yapraklar bana hem ölümü, hem de sonsuzluğu çağrıştırır. Çünkü dalından kopup gitmek, kocaman dünyada kaybolmak ürkütür beni her zaman.

 Yine bir sonbahar gününde, yerdeki yaprakları sağdan sola savuran, dalına zar zor tutunabilmiş son yaprakları düşürmeye uğraşan bir sonbahar rüzgârı esti, gürledi. Rüzgârları sevmem ben, çünkü dalına tutunmuş savunmasız, zavallı yaprakları yerden yere savurur.

Ben yaprakların hayatları olduğuna inanırım, onların tutundukları ağaç dalında bir ailesi, arkadaşları olduğunu düşünürüm. Ve arsız bir sonbahar rüzgârı ayırır onları ailesinden, dostlarından ve dalında yeşerdiği ağacından. Hiç tanımadığı, görmediği yaprakların arasına var gücüyle atar onları. Savurur oradan oraya. Götürür onları bilinmezlikle.

Küçük bir yaprağın hikâyesini hatırlıyorum bunları görünce.
       Yapraklar için ölümün habercisi olan sonbahar henüz başlamıştı. Sonbaharın rüzgâr veya yağmurlarına dayanamayan yapraklar teker teker yere düşüyordu. Diğer yapraklar gibi, bizim küçük yaprağımız da üstüne sonbaharın sarı renkli giysisini giymiş, yaşadığı dala sımsıkı tutunuyordu. Annesi ve bazı arkadaşları yere düşmüş, hatta esen rüzgârlarla bahçede bir sağa bir sola savruluyorlardı. Küçük yaprağımız da sonunun böyle olmasından korkuyor, dalına sımsıkı tutunuyordu. Hemen yanındaki babası diye bildiği yaprak da elinden gelen son kuvvetle hayata tutunmaya çalışıyordu. Ama onun da artık gücü kalmamıştı. Küçük yaprak çok iyi biliyordu ki kaçınılmaz son gelmişti artık.

Arsız bir sonbahar rüzgârı, küçük yaprağı bir gece ansızın hayatından koparıverdi. Aslında tüm gücüyle asılıyordu hayata, ama sanki bu rüzgâr onu dalından koparmak için özel olarak seçilmişti. Dayanamadı o rüzgâra, babasından ve diğer kopan yapraklardan farklı bir yöne savruldu küçük yaprak. Bu rüzgâr ailesinden koparırcasına, hayatla bağlantısını kesercesine savurmaya devam ediyordu bizim küçük yaprağı.

Rüzgârla biraz savrulduktan sonra, kendini yerde buluverdi. Ay yaprağımızın düştüğü yeri tam tepeden görüyordu. Ama etrafta göğe doğru yükselen ağaçlar ay ışığını engelliyordu. Ay ışığı yaprakların üzerine korkunç bir biçimde vuruyordu. Bu görüntü onu ürkütmüştü. Hem ailesinden uzak, bahçenin farklı bir yanında, hem de hiç tanımadığı yapraklarla yan yana olması ona kâbus gibi geliyordu. Etrafında onlarca yaprak vardı. Ama bizim yaprağımız daha çok küçüktü. Henüz yaz ortasında yeşermişti. Hayatında sadece yaz mevsimini yarım-yamalak görmüştü.

Tanıdığı bir yaprağı görebilmek amacıyla her tarafa bakındı; ama o sırada bir rüzgâr daha esiverdi, yeniden havalandı. Rüzgârla birlikte yeniden meçhule sürüklenmişti. Belki bahçenin dışında, belki de içindeydi, bilmiyordu küçük yaprak nerede olduğunu. Ve sabahı beklemeye karar verdi.

Gün yeni ağarmıştı, gözlerini açtığında koskocaman bir meşe ağacının dibinde buldu kendini. Tanıdığı hiçbir yaprak görememişti etrafında. Yani burada yapayalnızdı.

Aslında kaybolduğuna üzülmüyordu. Daha hayatını bile yaşayamadan, hemen toprak olmasına anlam veremiyordu. Tabiat ananın hiçbir yaprağa eşit davranmadığını düşündü, çünkü daha ölmek için çok küçük olduğunu düşünüyordu.


       Aslında onu teselli eden bir şey vardı, bu belki tek mutluluk verici düşüncesiydi. O düşünce de; bu çürüyüşün bir son değil, tam aksine yepyeni bir başlangıç, ilk adımı olmasıydı…

                                                                        Ünal LAP

                 


<<< Önceki Sayfa                                   Sayfa 22                             Sonraki Sayfa >>>
        
      İçerik Sayfası >>>