|
YEŞİL YENİCE’DE BİR YUDUM SOHBET
Amasya’nın şirin kasabası Yeşil
Yenice’deyiz. Dik dağlara sırtını
vermiş, Yeşilırmak’a doğru yönünü
çevirmiş, yeşilin birbirinden alımlı
tonları içinde kaybolmuş küçük bir
kasaba Yenice. Evler, dağın eteğine
tespih taneleri gibi sıralanmış; önünde
Yeşilırmak’a kadar uzanan meyve
bahçeleri… Kiraz, bu bahçelerin
vazgeçilmezi olarak çıkıyor karşımıza.
Elma ise, hâlâ bu bahçelerin sultanı.
Saltanatını kiraza kaptırmamak için
ümitsiz bir mücadelede pes etmek üzere…
Erzurum – Amasya karayolu, Yeşilırmak’a paralel olarak meyve bahçelerinin içinden akıp gidiyor. Sevenleri kavuşturan, ayrılıkları bitiren bu yol, maalesef bahçeleri bölmüş, burada ayrılıklara vesile olmuş. Bir kış akşamında bu asfaltın kenarında bulunan bir bağın içindeki tek katlı bağ evinin önündeyiz. İçeri giriyoruz. Yanan sobanın sıcaklığı odaya yayılmış. Karşılıklı kanepeler misafirleri ağırlamaya hazır. Semaverdeki çayın da kokusu odayı sarmış.
Seksen yaşını çoktan geçmiş Nadir dedem ve
yanında Abdullah dedem... Ellerini öpüyor,
yanlarına oturuyorum. Nadir dedem çok yaşlı
olduğu için olayları toparlayamıyor. Ben de
sözü onun altmış beş yaşındaki oğlu Abdullah
dedeme bırakıyorum; ama sohbet sırasında
Nadir dedemden de bir şiir dinlemek
şartıyla: — Sizin çocukluğunuzdaki Amasya ile günümüz Amasya’sının bir karşılaştırmasını yaparak söze başlayabilir miyiz?
— O zaman Amasya’mızda nüfus çok azdı, yollar boştu. Şimdi ise nüfus başına iki araba düşüyor. Nüfus hızla artıyor. Dolayısıyla o zamanki Amasya daha güzeldi.
— Geçmişten bugüne Amasya’da neler değişti?
— Çok şey değişti. Geçmişte Amasya’mızda olsun, köyümüzde olsun insanlar arasında bir diyalog, bir samimiyet vardı. Şimdi bu samimiyet kalktı. Eskiden birisi hasta olduğunda insanlar hastaya gider, yardımcı olurlardı. Ayrıca kış aylarında toplanılırdı, herkes birbirine gidip gelir, sohbetler edilirdi. Şimdi bunların hiçbiri yapılmıyor. Bu yüzden eski şimdiye göre daha iyiydi, diye düşünüyorum.
— Peki, eskiden yani çocukluğunuzda Yenice’de ne tür oyunlar oynardınız?
— Yenice’de okul çağlarında okul piyesleri yapardık. Ondan sonra, günümüzdeki gibi “SAKLAMBAÇ” ve “KÖREBE” oyunlarını oynardık. Bir de yarışmalar yapardık. Bunlar dışında “MAYMUNCUK” ve “UZUNEŞEK” oynadığımız oyunlardan sadece ilk aklıma gelenler.
— Dede, körebe, saklambaç, uzuneşek oyunlarını biliyoruz. . Maymuncuk oyununu ilk kez duyuyorum. Nedir bu maymuncuk oyunu? Nasıl oynanır?
— Maymuncuk oyunu, çam kozalaklarından yapılırdı. Çam kozalaklarını alırdık. Bu kozalaklardan maymun yapardık. Onları kısa kısa keserek maymuna benzetirdik. Bir de bir çubuk yapardık. Çubuğun ucuna sicim bağlardık. Sonra bu kozalağı sicime dolardık. Sicimle beraber yerden atardık, o da dönerdi. Kozalağın dönmesi yavaşladıkça kozalağa çubukla tekrar vururduk. O, daha hızlı dönerdi.
—Yani bizim bildiğimiz topaç gibi. Peki, başka ne tür oyunlarınız vardı?
— Başka “DOKUZTAŞ” oynardık. “PATLANGUÇ” oyunumuz vardı. Patlanguç incir ağacından yapılırdı. İncir ağacının normal bir bilek kalınlığının yarısı kadar özü vardır. Onun özünü boşaltırdık. Bir de kızılcıktan ona silah yapardık. Silah dediğim çubuk. Çubuğun üzerini döverdik ucu açılırdı. Dikenli ağaçların da tohum çekirdeği vardı. Onu patlangucun üzerine koyduğunuzda sıkışır silah gibi patlardı. Yine, çocukluk dönemlerimizin uzun kış gecelerinde;
“Elim elim epenek, elden çıkan topalak, Topalağın yarısı yere düştü yarısı…”
Gibi tekerlemelerle başlayan oyunlarımız da vardı.
— Bu uzun kış gecelerinde başka neler yapardınız? Nasıl geçirirdiniz bu geceleri?
— Uzun kış gecelerinde, mahalleden arkadaşlarımız, akrabalarımız bir evde toplanırdık. Sohbet ederdik. Bu sırada semaver yanardı. Allah’ın verdiği ne varsa; meyve, sebze masaya gelirdi yerdik. Arkadaşlar bir konu açar; o konu hakkında sohbetler ederdik. Yani, vaktimizi harplerden, hayattan konuşarak geçirirdik.
— Kış aylarında, bu uzun geceleri çocuklar nasıl geçirirdi?
— Gündüzleri oyun oynarlar, akşamları da
dersleri varsa ders çalışırlardı. Biz de
öyle yapardık çocukluğumuzda. Öğretmenimiz
ödev verirdi. O zamanlar dayak da vardı; ama
biz ödevlerimizi yapardık. Çünkü öğretmenin
gözüne girmeliydik. Bizim zamanımızda bayağı
kesirler vardı. Şimdi onun yerini modern
matematik aldı. Biz şimdi bu matematiği
yapamayız; ama toplama çıkarma sorsanız
yaparız. — O zamanlar okullardaki eğitim nasıldı?
— Bizim çocukluk dönemlerimizde okullarda öğrenciler arasında yalaklık, cıvıklık olmazdı. Kim yalakalık yaparsa notları da zayıf olurdu, dayağı da yerdi.
—En yüksek not kaçtı?
— O zamanlar beş falan zayıftı. En yüksek not ondu.
— Senin notların nasıldı, dede?
— Benim derslerim iyiydi. Ben beş sene okudum. Bu beş sene boyunca hiç sınıfta kalmadım.
— Dede, biraz önce uzun kış gecelerinde ettiğiniz sohbetlerden bahsettin. Bu sohbetler nasıldı, büyükleriniz size neler anlatırdı?
— Şimdi, öncelikle biz büyüklerimizin yanına
çok saygılı bir vaziyette giderdik. Kış
geceleri büyüklerimiz harplerden bahsederdi.
Köyümüzün yedi hane olduğundan
bahsederlerdi. Köyümüzde yaşlı bir dede
vardı Hamdi Çavuş isminde, rahmetli oldu;
Allah rahmet eylesin. O Afyon Harbi’nden
bahsederdi. Yunanlıların neler yaptıklarını,
kadınlarımızı kızlarımızı ağaçlara bağlayıp
süngülediklerini anlatırdı. İşte böyle
harplerden falan konuşurduk. İsterseniz yeri
gelmişken babam bir şiir okusun da
dinleyelim.
Bu arada çaylar da dolmuş, ilk yudumlar
alınmaya başlanmıştı. Nadir dedem kendi
çocukluk yıllarında ezberlediği şiiri ilk
günkü heyecanıyla hepimizi heyecanlandıran
bir ses tonuyla okumaya başladı:ya başladı:ya başladı: — Dede, eskiden Amasya’da Rum ve Ermeni çetelerinin olduğunu biliyoruz. Bu çetelerin neler yaptıklarından bahseder misin?
— Evet, eskiden Rumlar ve Ermeniler vardı. Bizim gençlerimiz harbe gittiğinden köyümüzde yaşlılar kalırdı. Bu Rum çeteciler de gelir, köylüleri öldürürlerdi. Hatta, ölüleri katırların üzerinde getirirlermiş. İşte böyle zulümler yaparlarmış.
— Peki, onların gençleri askere gitmezler miydi?
—Onların gençleri askere gitmezlerdi; çünkü onlar asker kaçağıydılar.
— Yenice’ye girip zarar vermişler mi?
—Yenice’ye girememişler. Çünkü benim bir Şer Abdullah dedem vardı. O, Rum çetecilerinin başını tanıyormuş. Onunla tanışıklıkları varmış. Çeteciler köyü basacakları zaman Şer Abdullah dedemin haberi olurmuş. Dedem de köye haber verirmiş. Çeteler köye Aksöğüdü diye bir yerden geliyorlarmış. Buna karşılık eli silah, balta, odun tutan herkes köyü korurmuş ve Rum çeteciler bizim köye giremezmiş.
— Dede, bize biraz da şu eskilerden gelen düğün geleneğini anlatır mısın?
—Evvela, bir oğlan bir kızı almak istiyorsa, annesine açılır. Oğlanın annesi yakın akrabasından bir bayan alır, kıza bakmaya gider. Kızı beğenirlerse, eve gelir evde konuşulur. Karara bağlanırsa, kıza dünürcü giderler. Kızı, Allah’ın emriyle isterler. Karşı taraf “evet” derse bu iş olur; ama “Allah nasibinizi başka yerden versin”, derse bu iş olmaz. Sonunda kabul ederlerse kız tarafına belli bir süre tanınır ve düğünün olması beklenirdi. Beni soracak olursan ben bir sene bekledim, bu süre içinde nişanlımın yüzünü dahi görmedim
— Sizin zamanınızda düğün günü neler yapılırdı?
— Düğün günü her şey hazırdır, çeyizler falan… O gün, ayrıca kız evinde gelenekler uygulanırdı. Bu arada düğün için özel odun hazırlanır, bu odunla düğün günü ekmekler, çorbalar ve yemekler hazırlanırdı. Damat tarafı davulla, zurnayla kız evine giderdi. Kimseye zarar vermeden silahlar atılırdı. Kız evininin önüne gelindiği zaman, yaklaşık yarım saat veya bir saat gelin çıkana kadar davul çalar, gelin çıktığında ata bindirilirdi. Gelini öyle alırlardı ve at üstünde getirilirdi.
— Dede, bu silah atma geleneği nerden geliyor?
—Çok eskilerde ok atılırmış. Ok kalktığı için silah atılırdı. Bir de bizde silahı her önüne gelen atamazdı. Silah atmasını bilen atardı. Bizde çocuk falan silah atmaz, vermezler yani. Sağa, sola zarar vermesin diye çocuklara silah verilmezdi. Biz kendimiz büyükler atardık…
Sonra, ben yengenle evlenmeden önce bir sene
nişanlı kaldım. Bu süre içinde yengeni
sadece bir kere gördüm. Onu da babası
görmüş, yengeni sabaha kadar dövmüş. Bizde
görmek yasaktı. Ama şimdi öyle değil, şimdi
nişanlanır nişanlanmaz hemen yan yana
gelirler. Şimdi demokrasi var, o zaman
yoktu. —Büyüklerimin düğün sohbetlerinden hep yiğitbaşını duymuştum. Ne demek yiğitbaşı, dede?
—Yiğitbaşı damadı çaldırmaz. Çaldırırsa da damadı arar bulur. Ayrıca ödülü vardır bunun. Bunun yanında düğünde genel işlerle uğraşır. Bir de yiğitbaşının görevi hem damadı korumak hem de kolak hareketinde başka köylerden gelenlerden davul başında istek almaktır. Durum böyle…
—Peki, bu gelenek Amasya’da hâlâ sürüyor mu?
—Amasya’nın benim bildiğim her köyünde bu var.
—O zamanlar Yenice’de araba yoktu. Amasya’ya nasıl gidip geliyordunuz?
—Evet, o zamanlar araba falan yoktu. Ya at arabalarıyla giderdik ya da yürüyerek gider gelirdik Üç saat falan sürerdi Amasya. Bir de şimdiki gibi günlük gidip gelmek yok, ayda bir kez gidilirdi Amasya’ya.
—Peki, niçin giderdiniz?
—İhtiyaç için giderdik. Yiyecek, içecek falan... Çünkü o zamanlar köyde bakkal falan yoktu. Beni soracak olursan ben Amasya’yı falan pek bilmezdim. Çocuktum çünkü o zamanlar.
— Peki, bayramlar nasıldı?
—Senede iki bayram olurdu: Kurban Bayramı, Ramazan Bayramı. Ramazan bayramında işte 3–5 çocuk bir olurduk. Büyüklerimize gider ellerinden öperdik. Küçüklerle tokalaşırdık. Günü böyle geçirirdik.
—Evlerde ne tür yemekler pişerdi?
— Kış aylarında her türlü yemek pişerdi. Bazen, fırında ekmek yapıldığı zaman fırında keşkek pişerdi. Keşkeği de o ekmekle yerlerdik. Bazen, kabak tatlısı, küme yerdik, misafirliğe falan gittiğimizde de turşu, pekmez, ayva ekşisi, elma pekmezi falan yerdik. Tatlı olarak şimdiki gibi tatlılar yoktu. Pekmez, hasuda, un helvası, unutma beni tatlıları en çok tüketilirdi.
—Düğünlerde, bayramlarda ne pişirilirdi?
—Düğünlerde, bayramlarda çorba, keşkek, pilav, çörek falan yapılırdı. — Dedeciğim, bu söyleşi için hepinize çok teşekkür ederim.
—Ben de teşekkür ederim. O günleri bana
tekrar yaşattığınız için..
|