MÜDÜR AMCA

 

O, sınıfa girdiğinde sevinir çocuklar, bir başka aydınlanır umut dolu yüzleri. Tatlı bir heyecan sarar herkesi. Yüzlerde tebessüm, yüreklerde güven duygusu... İşte bu benim öğretmenim…

 

— Öğretmenim, kısaca kendinizi tanıtır mısınız?

 

— Benim adım Âdem TEKTAŞ.  1957 yılında Samsun’un Kavak ilçesinde doğdum. Evli ve üç çocuk babasıyım. 1980 yılında Adana - Kozan İmam Hatip Lisesinde öğretmenlik görevime başladım. Daha sonra sırasıyla Sinop - Boyabat İmam Hatip Lisesi, Göynücek-Damlaçimen Ortaokulu, Amasya Atatürk Lisesi, Abdurrahman Kâmil İlköğretim Okulu ve son olarak da Zübeyde Hanım Üçler ilköğretim Okulunda görev aldım. 28 yıllık meslek hayatımın son 20 yılı yöneticilikle geçmiş olup, hâlen Zübeyde Hanım Üçler İlköğretim Okulu müdürlüğü görevini yürütmekteyim.

 

 

— Öğretmen olmaya ne zaman karar verdiniz? Bu mesleği kendi isteğinizle mi seçtiniz?

 

— Öğretmen olmaya lise çağlarında karar verdim. Bu mesleği kendi isteğimle seçtim. Bu mesleği tercih etmemde öğretmenlerimin bize karşı olan olumlu yaklaşımlarının etkisi büyük olmuştur.

 

Biraz da üniversitede okurken öğretmenliğe bakış açınızdan bahseder misiniz?

 

Üniversiteyi, idealimdeki şehir İstanbul’da okudum. İstanbul’dan başka bir şehirde okumayı hiç düşünmedim. Üniversite sayesinde ilk defa İstanbul’u gördüm. Şimdiki adı Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi olan İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsünü bitirdim. Okulu bitirdiğimde iki alanda çalışma imkânı vardı. Birisi Diyanet İşleri Başkanlığı, diğeri ise Millî Eğitim Bakanlığı idi. Ben öğrenimim süresince Millî Eğitim Bakanlığı çatısı altında öğretmen olarak çalışmayı düşleyerek kendimi buna hazırladım. Çünkü genç dimağlara çok şeyler vereceğimi düşündüm. Bu sorumluluğu kendimde hissederek çalıştım.

 

— Sizce öğretmenin ideali ne olmalıdır?

 

— Biraz önce de söylediğim gibi öğretmenlik idealleri olanların mesleğidir. Benim idealim de ülkemizi, milletimizi yüceltecek idealist insanları yetiştirme çabası ve eğitimi üzerindedir.

 

Öğretmenliğe başladığınız ilk gün yaşadıklarınızı ve duygularınızı anlatır mısınız?

 

Aslında ben, öğretmenlik mesleğine 1975 yılında bir mezra ilkokulunda vekil öğretmenlikle başladım. İlk duygularımı orada yaşadım. Ekim ayının ortalarında Amasya merkeze bağlı Ardıçlar Köyü Kiraz Pınarı Mezrası’nda vekil öğretmen olarak bu mesleğe ilk adımımı attım.

Karlı bir akşamüzeri mezraya ulaştım. Muhtarla tanıştıktan sonra okul binasını görmek istedim. Tek sınıflı bir okul, çatısından sınıfın ortasına sular damlayan duvarlarda birkaç harita ve resim, kapağı kırık dolap ve ortada eski bir soba… Okulun biraz uzağında bir kişiye ait lojman statüsü verilmiş bir bekâr odası…

Göreve başladığımın ilk gününde okula gelen öğrencilerin ellerinde birer odun parçasıyla okul bahçesinde beni karşıladıklarını gördüm ve ilk gün onlarla beraber soba yakarak tanışma faslına geçtik. Öğretmensizlik nedeniyle okul yaklaşık bir ay geç açılmıştı. Birinci sınıfa da kayıt yoktu. Beni zor bir görevin beklediğini biliyordum. Dört sınıf bir arada. Birleştirilmiş bir sınıf okutacaktım. Kale Çavuş Han’daki deneyimli öğretmenlerden destek alarak, öğretmenlikteki ilk çabalarımı burada harcayarak bu işi başaracağıma inanıyordum. Öğrencilerimin hepsi topu topuna 13–14 kişiydi. Veli Çuval’a sordum:

—Sen ne olacaksın yavrum?

—Jandarma olacağım öğretmenim.

Bir diğerine:

—Sen ne olacaksın evladım?

—Ormancı olacağım öğretmenim.

Ali Ağzıaçığa sordum:

—Kömürcü olacağım öğretmenim. Dedi.

       İşte o günün şartlarında, kırsal kesimde bir orman köyünde yaşayan çocukların Dünyası ve ufku buydu. Bilmiyorum, bu çocuklar söyledikleri ideallerine ulaşabildiler mi. Umarım mutlu olmuşlardır.

Ben orada, bu çocukların ufkunun daha çok genişletilmesi için dünyalarının sadece 15 hanelik bir mezradan ibaret olmadığının öğretilmesi gereği ile karşı karşıya olduğumu hissettim. Bu kısa deneyimden sonra üniversiteyi kazandım.

Üniversite öğrenimimi bitirip, 1980 yılında Adana Kozan, Sinop Boyabat, Göynücek Damlaçimen, Amasya Atatürk Lisesi, Abdurrahman Kamil İlköğretim Okulu ve şu anki görev yerim Zübeyde Hanım Üçler İlköğretim Okulunda görevim esnasında çok önemli ve duygu yüklü anlar yaşadım. Geçen bu 28 yılda yaşadıklarımızı ancak kitaplara sığdırabiliriz.

Öğretmenlik mesleğimin ilk 8 yılından sonra yöneticiliğe başladım. Yöneticilik deneyimlerimde hep ilkler yaşadım. Sene 1988 Kasım’ın 1. günü, Damlaçimen Ortaokuluna kurucu müdür olarak atandım. Üç öğrenci ile bir okul açtım. Muhtarla birlikte ev ev gezerek ortaokula öğrenci toplamaya ve ikna çalışmalarına giriştik. O yıl ancak 14 öğrenci kaydedebildik. Bunların içerisinde bir tanesi vardı ki hiç unutamıyorum: İlknur. Babası köyün imamı Abdullah Hoca’ydı. Bir tek kız öğrencim imamın kızı İlknur’du. Ama benim için bu çok önemliydi. İlk yıl Abdullah Hoca ve İlknur iyi bir cesaret ve teşvik örneği gösterdiler. Ertesi yıl kız öğrencilerin sayısı dörde yükseldi. Ve böylece kız öğrenci sayısı giderek arttı. İlknur’un bu kararlılığı beni son derece mutlu etmişti.



                       

 

— İlk kez öğrencilerinizle göz göze gelmek, onların size ”Öğretmenim” diye hitap etmeleri sizi nasıl etkiledi?

 

Elbette çok etkilediler. Meslek yaşamımda üç yaş grubunun ayrı ayrı eğitim gördüğü farklı okullarda çalıştım. Öğrencilerimin ilkokulda öğretmenleri, ortaokulda ve liselerde hocaları, anasınıflarında saf, doğal ve duru ifadeleri ile müdür amcaları oldum. Hele bir defasında bir öğrencimin odamın kapısına kadar gelerek:

    Müdüüür!

Diye hitap edip bir arkadaşını şikâyetini hiç unutmuyorum.

         Elbette bu hitapların hepsinin yaşları gereği doğal ve içten olduğuna inanıyorum. Hepsi de beni son derece mutlu etmiştir.

         İlk olarak karşılaştığım “Öğretmenim!” hitabı Kirazpınarı İlkokulundaki öğrencilerimdendi. O nasıl bir duyguydu inanın o anki hissettiklerimi, şu an tarif etmekte zorlanıyor, duygu karmaşası yaşıyorum.

          Kimi sevincini ve sevgisini gözlerindeki ışıltı ve gülüşüyle ifade ederek “Öğretmenim!” diye hitap ederken kimi biraz ürkek ve çekingen şekilde sessiz, kimileri de fazla atılgandı.

 

— Keşke bu mesleği seçmeseydim, dediğiniz anlar oldu mu?

 

—Hayır, hiçbir zaman böyle bir düşünceye kapılmadım. Çünkü bu mesleğin gerçekten kutsal olduğuna inanıyorum. Misyon yüklü olduğunu düşünüyorum. Uğraşı alanı iman eğitimi, toplum eğitimi birçok ilkeleri çocuklarla paylaşmak, onlarla birçok sosyal, kültürel ve sportif etkinliklerde, yarışmada, heyecanda beraber olmak, duygu dolu anları birlikte yaşamak, başarıyla övünmek, gurur duymak şanssızlıkları ve başarısızlıklardan ötürü üzüntülerini paylaşmak, bir öğretmenin dolu dolu geçen hayatıdır.

Bunların içinde duygularımın en doruğunu yaşadım, yaşadığım sürece de hiç unutamayacağım olay İstanbul’da düzenlenen Danone kupasında okulumuz küçükler futbol takımımızın 4.300 okul arasından finale kalarak Türkiye şampiyonluğunu kazanması idi. Çocukların öğretmenlerine en büyük hediyelerinden birisinin de bu olduğunu düşünüyorum.

      Bu başarı öyküsünü yazan başta Hakan öğretmene ve onun on iki altın öğrencisine teşekkürlerimi ve sevgilerimi sunuyorum. Öğretmenler toplum mimarlarıdır. Yetiştirdiğimiz öğrencilerin bir hastane ya da sağlık ocağında karşımıza doktor, hemşire, eczanede eczacı, bir kamu kurumunda memur ya da yönetici konumunda, sanayide kalfa, usta, ya da bir şirketin başında yönetici iş adamı, tüccar, esnaf olarak karşımıza çıkması, Bazen de öğrencisi ile aynı okulda meslektaş olarak çalışması, bizi tanıyan tanımadığımız insanların, bize çarşı-pazarda “Hocam!” diye hitap etmeleri toplumda saygın bir mesleği seçtiğimiz ve isabetli karar verdiğimizi ifade etmeye yeterlidir sanırım.



                     

 

Mesleğe başladığınız ilk yıllardaki öğrencilerle şimdiki öğrencileri, kısacası
o dönemdeki eğitimle bugünü karşılaştırırsak; o günden bugüne neler değişti?

 

— Elbette çok şey değişti. Son yıllarda bu değişim daha da hız kazandı. Kendi öğrencilik yıllarımla, göreve başladığım yıllardaki Öğrencilerimiz, imkânlarımız ve yaşantılarımızı karşılaştırdığımdaki mevcut farkları düşünürken çeyrek asrı geçen meslek hayatımın başlangıcı ile şu anı kıyasladığımızda gerçekten çok hızlı bir gelişimin ve değişimin gerçekleştiğini görmekteyim.

Bizler sarı yapraklı matematik defteri kullanırdık. Bez spor ayakkabıları maddi durumu iyi olan arkadaşlarımız giyerdi. Futbol topunu, hem futbol hem voleybol için kullanma mecburiyetindeydik.

Köprünün altından sular çok hızlı aktı ve bugünkü öğrenciler gerçekten çok şanslı konumda. Eskiye nazaran daha modern binalarda, sağlıklı şartlarda donanımlı laboratuarlar bulunan bilgisayar, projeksiyon, TV, VCD, DVD, akıllı tahta vb. teknoloji imkanlarına sahip ve bunları kullanabilen, internet imkânı ile dünyanın tüm bilgilerine evinden ulaşabilen, nesille karşı karşıyayız. Bugünün öğrencileri bu yönden o günlere nazaran oldukça şanslı.

         Ancak şanssızlıklarını da biraz nostaljik düşünerek ifade etmek istiyorum.    Gelişen teknoloji ile birlikte teknolojinin getirdiği olumsuz ortam ve şartlar, göz önüne alındığında, harika imkân ve fırsatlar yaratan internetin, denetimsiz ve kontrolsüz kullanıldığında, bunu kullanan gençlerin tehlikelerle dolu bir lâbirentte yol bulamadığını ve kaybolduğunu görüyoruz.

Ayrıca daha iyi okul kazanabilmek adına dershane, sınav, okul maratonu içinde boğulan, internetteki masa başı oyunları ile birlikte enerjisini dışa vuramayan, çocukluğunu yaşayamayan bir öğrenci profili ile karşı karşıyayız.

     Bazen insan, teknolojinin kazandırdığı ve getirdiği güzel imkânlara rağmen, keşke bunlar olmasaydı, kütüphanedeki ansiklopedileri karıştırarak o kitap kokusunu algılayarak bilgiye ulaşmaya çalışmak daha mı huzur verici olurdu diye düşünüyor, ya da internet kafelerde veya bilgisayar karşısında saatlerce esir olmak yerine, dokuztaş, saklambaç, isim-şehir oyunları oynayarak deşarj olmak daha mı iyi olurdu? İnsan bu ikilem arasında kalıyor…

     İşte bu noktada hem ailelere, hem de biz eğitimcilere büyük görev düşmekte, gençliğimizin geleceğini bu hileli ortamlarda, hasarsız şekilde düzlüğe çıkartmak gerekir diye düşünüyorum.

 

— Öğretmenim, bana vakit ayırıp anılarınıza ortak ettiğiniz için çok teşekkür ederim?

 

    Bu anıları bana tekrar yaşattığın ve anlatma fırsatı verdiğin için ben de sana teşekkür ederim.   

 
 

 

 

   

                                                    MUHAMMET CAN AZARİ

                             AMASYA BİLİM VE SANAT MERKEZİ MERKEZİ

 

 

 

       <<< Önceki Sayfa                             Sayfa                             Sonraki Sayfa >>>
                                                               
                                                                
İçerik Sayfası 
>>>