|
BOĞAZİÇİ’NDE BİR GARİP AMASYALI Tersakan’la Yeşilırmak’ın buluştukları noktanın hemen yanı başında, iki katlı bahçeli bir evin bahçe kapısından giriyoruz. Çeşit çeşit meyve ağaçlarıyla dolu bahçede, su tulumbasının yanından geçip iki basamak merdiveni bir solukta çıkıyoruz. Zile basıyoruz. Kapıyı bize iki sevimli ihtiyar açıyor. İşte, onlar benim büyüklerim. Onların davet etmesine fırsat vermeden içeri dalıyoruz. Âdet olduğu üzere önce eller öpülüyor, hatırlar soruluyor ve arkasından yine âdet olduğu üzere derslerin nasıl olduğundan dem vuruluyor. Sonra gürül gürül yanan sobanın başında, güneş yüzlü ihtiyarlarla sıcak bir sohbet başlıyor.
Sohbet konuğumuz büyüğüm, Mehmet VARIŞ. Kendisi 1927 yılında Amasya’da doğmuş. Boğaziçi Lisesinde İlkokulu bitirmiş. Eğitimini Haydar Paşa Lisesinde tamamlamış. Bir manifaturacının yanında çıraklık yapmış ve sonunda manifaturacı olmuş. Şimdi de emekliliğin keyfini sürmektedir.
— Dedeciğim, her seferinde benim derslerimden dem vuruluyor. Bir de sizin okul yıllarınıza dönüp, o günleri analım. Okula nasıl başladınız? Bu dönemde neler yaşadınız? Bize anlatır mısınız?
— Bir gün büyükler konuşurken onlardan kimsesiz çocukların okula gönderildiğini duydum. 1939 yılının on birinci ayının sonunda ben de vilayete valinin yanına gittim. Beni de okula göndermelerini söyledim. Vali de ‘‘Peki, seni Ankara’da okula yazalım.’’ dedi. Ben de: ‘Bu yaşıma geldim; ama nüfus cüzdanım yok.’’ dedim. “Senin kimsen yok mu?” diye sordular. Ben de: “Dedem var; ama hastanede.” diye cevap verdim. Vali, yanıma polis verdi ve beni hastaneye gönderdi. Dedeme olayı anlattılar ve dedem de :‘‘Tamam’’ dedi. Benim kimin yanında kaldığımı sorunca, ben de ağabeyim ve amcamın yanında kaldığımı söyledim. Ama bu saatten sonra eve gidersem beni döveceklerini söyleyince; vali, yine yanıma polis verip beni eve gönderdi. Onlar da :”Bu, artık devletin malı oldu, bu çocuğa bir kere bile vurursanız hepinizi içeri atarız.” dediler. Ertesi gün, beni Ankara’ya gönderdiler. Ankara’da ilk kafile olduğum için beni Çankaya’ya çıkardılar. Rahmetli İsmet Paşa’nın elini öptüm. Ben, aslında İzmir’de okuyacaktım. Hastalandığım için benim yerime arkadaşımı gönderdiler. Sonra, ben İstanbul Galatasaray Lisesi’ne gittim. Ama yanlışlık olmuş beni ortaokula kaydetmişler. Hâlbuki ben daha önce hiç okula gitmemiştim. Bu durum ortaya çıkınca beni “ BOĞAZİÇİ LİSESİNE ” gönderdiler. Orada ilkokulu bitirdim. Size yeri gelmişken daha tuhaf bir olay anlatayım: Bir Ermeni ve Rum arkadaşın çocukları aynı gün doğmuşlar. Yaş günü yapıyorlar. Ben de okulun mümessiliydim. Beni de çocukların yaş gününe çağırdılar. Ben müdürden izin aldım ve gittim. O arada, bizim sınıftaki çocuklar ‘‘ Gâvur! ’’ diye bağırıyorlardı. Hatta bir gün ne yaptıklarını anlatıyım. Onların nar ağaçları vardı. Narlar bizim okulun bahçesine sarkıyordu. Bizim çocuklar da gâvur malı diye daha ham narları kopartıp atıyorlardı. Ben
doğum gününe gittiğim zaman bana: ‘‘Amasyalı, arkadaşlarına söyle bize gâvur demesinler; çünkü değiliz. Gâvur kitabı olmayanlara denir. Bizim de sizin gibi kitabımız var. Hem, bizim narları’ da koparmasınlar. Biz, onlara olunca çuval çuval veriyoruz. Allah bunları yememiz için yaratmış, koparıp koparıp atmak için değil.” dediler. Ben de : “Siz madem Ermeni ve Rum’sunuz, o zaman niye her sabah “Andımızı” okuyorsunuz ?” diye sordum. Onlar da :” İngilizler, Fransızlar ve Amerikalılar orayı işgal ettikleri zaman, sizlerle görüşmememiz için bize baskı yaptılar. Bizim ana yurdumuz burasıdır. Biz buranın ekmeğini yedik, suyunu içtik. Atatürk, Türkiye milli sınırları içindeki herkesin bir Türk vatandaşı olduğunu belirtmiştir.” dediler. Lise 2’ye gelince beni evime geri gönderdiler. Bana: “Artık git, babanın çiftliğini sür.” dediler. Amasya’ya geldim, fakat okumam için lise yoktu. Bu gün çalıştığım tuhafiyecinin yanında işe başladım. Bana: “ Bu yıl çalış, seneye okula devam edersin.” dediler. Ben başvuru yapmaya gittiğimde de, “Seni okutamayız.” dediler. Okul hayatım bu olayla sona erdi. Şimdiki vaziyete geldik.
— Sonrasında ne oldu?
— Ailemin yanında fazla duramadım, bir yere seneliği dokuz liradan mal gütmek için hizmetkâr durdum. Bunun yanında bana elbise, sandalet bir de çamaşırımı verdiler. Annemle çarşıya çıktık. Bu parayla ölçeği kırk beş kuruştan beş ölçek buğday aldık. Bugünün hesabıyla seksen kilo buğdayı iki yüz yirmi beş kuruşa aldık. Oradan çıkınca annemle bugünkü Bakırcılar Arastası’na gittik. Annem dedi ki: “Buradan yün alalım da sana yorgan yapalım.” Annem ileri gidince ben bir bakırcının yanında durdum. Bakırcıya: ‘’Amca, ben burada çalışabilir miyim?’’ diye sordum. O da: ‘’Çalış’’ dedi. Annemi çağırdık geldi. Bakırcı anneme:’’Teyze, bu çocuk burada çalışmak istiyor, ne diyorsun? ‘’ diye, sordu. O da:“Çalışsın oğlum. ’’ dedi. Haftada yirmi beş kuruşa orada çalıştım. Arkasından 939 (1939) zelzelesi oldu.
— Bu zelzele sırasında Amasya’da neler yaşandı?
— Bu zelzelede dükkânımız yıkıldı. Amasya’da Sultan Bayezit, Mehmet Paşa Camii zarar gördü. O zamanki Taşmektep (ortaokul) bu günkü Plevne tamamen; Kılıçarslan İlkolkulunun da yarısı yıkıldı.
— Peki, sizin çocukluk döneminizde Amasya nasıldı?
— Amasya’mız 914’te (1914) yangın geçirmiş. Şu an Yüzevler dediğimiz yer Hastahane ve Plevne Okulu tamamen yanmıştır. O dönemlerde Amasya’nın nüfusu çok azdı. 1944 yılına kadar Amasya’nın nüfusu 4.500’dü. O dönemde ulaşım atlarla, faytonlarla yapılıyordu. Bugünkü Atatürk Anıtı’nın yerinde Sinan Paşa Hamam’ı vardı. Amasya’da lise yoktu. Halk orta tabakaydı. Zenginlerin yüzde doksan sekizi 1930 krizinde iflas etmişti. Ticari hayat da durgundu. Size o dönemle ilgili bir anımı anlatayım: Bizim bir bakkalımız vardı. Oraya merkeple yük götürüp beş kuruş alırdık. Bir manava girdim. Orada patlıcanlar vardı. Hoşuma gitti. Manava: ”Kaç kuruş?’’ dedim O da: “Yirmi beş tanesi beş kuruş’’ dedi. Ben de kazandığım beş kuruşu adama verdim. Yirmi beş tane patlıcanı önüme attı. Ben içinden on - on ikisini aldım, gerisini, ben yiyemem, dedim ve bıraktım. Manav: “Olmaz! Al yemezsen ırmağa at.’’ dedi. O dönemde üretilen mahsulü yiyecek nüfus yoktu. — Dedeciğim, söz çocukluk yıllarınızdan açılmışken, Atatürk’ün Amasya’ya gelişini ve özellikle ATATÜRK’ÜN AMASYALI MANEVİ KIZI ZEHRA’YI anlatır mısın?
— Atatürk, o dönemde Taşmektep adıyla anılan, bugünkü Ticaret Lisesine gelmiş ve orada öğrencileri imtihan etmiş. Zehra ve kardeşi Nurdane ile de konuşmuş. Zehra, sorulara doğru cevap verince, Atatürk: “Ben, bu kızı evlatlık edineceğim.” demiş. “Bunlar iki kardeş, ötekini ne yapalım?” diye sorduklarında Atatürk:” Onu da çocuğu olmayan bir aileye evlatlık verelim.” diye cevap vermiş. Nurdane’yi benim İlyas Köyü’ndeki halama evlatlık olarak vermişler.
1937 yılında Atatürk Zehra’yı kardeşini görmesi için Amasya’ya getirmiş. Atatürk ve Zehra geleceği için Amasya ve İlyas Köy’de her türlü hazırlık yapılmış. Ben, o sırada İlyas Köyü’ndeydim. Atatürk, Amasya’da rahatsızlanınca geri dönmüş. Manevi kızı Zehra’yı da Atatürk’ün yaveri, İlyas Köyü’ne getirdi. İlyas Köyü’nde yollara halılar döşendi. Zehra yalnız kalıp korkmasın diye on beş gün bir odada kaldık. O zamanlarda ben altı yedi yaşında bir çocuktum. İlk çikolatayı ben Zehra’dan yedim. Hani, o yuvarlak yuvarlak olan çikolatalar var ya, onlardan getirmiş. Ben: “ Bunu yemem, aynı keçi … na benziyor.” dedim.
O da: “ Sen bir tane ye de bak.” dedi. Yedikten sonra çok hoşuma gitti ama… O da çok getirmiş. Allah razı olsun, çok çikolatasını yedim. On beş gün sonra geri döndü. Sonra ailemin yanına tekrar Amasya’ya geldim.
— Zehra’nın hikâyesi acı sonla bitiyordu değil mi?
—Evet, ZEHRA İNGİLTERE OXFORT’TA OKUYORDU VE ATATÜRK’ÜN TÜRKİYE LEHİNE CASUSLUK YAPAN KIZIYDI. Zehra’yı Fransa’da II. Dünya Savaşı başlamadan önce trenden atmışlar. Sebebi de Zehra ile aynı okulda okuyan diğer öğrencilerin evlerinde üst rütbeli subay ve devlet yöneticilerinin konuştuklarını Zehra’ya anlatmaları ve onun da Atatürk’e bildirmesidir. Atatürk de o dönemde hastaydı. Sonra da o yıl içerisinde vefat etti. Atatürk; harp çıkacağını, Almanya’ya dikkat edilmesi gerektiğini, Amerika’ya Fransa’ya söylüyor. Bunun üzerine Fransızlar meşhur Majuro hattını kuruyorlar, Fransa işgal edilmesin diye. Almanya orayı da çiğnedi geçti.
— Bize biraz da o zamanki düğünlerden bahseder misin?
— O zamanki düğünlerde bir samimiyet olurdu. Çok neşeli, eğlenceli geçerdi. Vatandaşın başka eğlencesi yoktu, herkes düğünleri dört gözle beklerdi. Düğün olsun, bayram olsun eğlenelim, derdi herkes. Çocuklara da üç beş kuruş para verirlerdi. Beş kuruş çok paraydı. Verilince bayram ederdik.
— O zamanlar bayram yerleri nasıldı?
— Dönme dolaplar vardı. Tabii sizin bildiğiniz dönme dolaplardan değildi. Ufak tefek salıncaklar vardı. Ama onun zevki, heyecanı bir başkaydı bizim için.
— O zamanki ahlâk anlayışı nasıldı?
— Küçükler büyüklere saygı ile yaklaşır, büyükler de onları sevgi ile karşılardı. Bir bayan bir erkeğin önünden kesinlikle geçmezdi.
— Özgeçmişinizi, okuma hayatınızı öğrendik. Ben önceden oynanan oyunları da çok merak ediyorum. Bana biraz da onlardan söz eder misin?
— Koyun ve kuzunun bacaklarındaki oynak yerlerden kemik alırdık. Onlarla AŞIK oynardık. Şimdiki bilyeler gibi biz de aşıklarla oynardık. Ortaya bir yuvarlak çizerdik. Herkes sırayla eneğini atardı. Kim yuvarlağın dışına çıkarırsa o kazanırdı. Çıkaramayan eneğini de kaybederdi. Bilyelerin bakırı vardı, camı, toprağı vardı. Onlarla oynardık. Uzuneşek, körebe oynardık. Fazla bir etkinlik yoktu. Sinema desen Amasya’da sadece bir tane vardı. Ona da herkes kolay kolay gidemezdi.
— Özel hayatınıza pek girmek istemezdim; ama babaannemle nasıl tanıştığınızı çok merak ediyorum, anlatır mısınız?
— Babaannen beni kandırdı (!) Mahallemizin kızıydı. Tanıştık, evlendik ve bu günlere geldik. Biz, evleneli 60 sene oldu, unuttuk ayrıntıları. Ama, hazır konu açılmışken anlatıyım birkaç şey: O zamanlar öyle tanışayım, çıkayım, konuşayım, orada burada gezeyim, böyle şeyler yoktu. Görüp isteyenler de olurdu, hiç görmeden görücü usulü de olurdu. Düğünlerde ise davetiye yoktu. Okuyucu kadınlar olurdu. Kim gelecekse ismi duyurulur, düğüne davet edilirdi.
— O dönemlerdeki Amasya ile şimdiki Amasya’yı karşılaştırabilir misiniz?
— Amasya’nın nüfusu 1914 depreminde Amasya’da birçok yer yanmış. Amasya’nın nüfusu 4.500’e düşmüş. Neredeyse kimse yoktu. Her yer çok tenhaydı. Amasya’nın bu günkü hâli ile o günkü hâli karşılaştırılamaz bile. O kadar çok fark var ki… Mesela, yol yoktu doğru dürüst. Su evlerde tulumbadan kuyudandı. Şimdi herkesin evinde musluğu çevirince su akıyor. Böyle daha bir sürü fark vardı. Sadece teknoloji değil kültürel farklar da ortaya çıktı.
— Askerliğinizi nerede ve nasıl yaptınız?
— Ben, askerliğimi çok kolay yaptım. Lise öğrencisi olduğum için havacılık yaptım. Ben, Ankara’da duruyordum. Oradaki hava radarı binalarının yüzde doksanını ben yaptım. Biz bir iş yapıyorduk. Ben komutana, bu iş böyle yapılmaz hatalı, dedim; ama kendi dediklerini yaptılar. Bir süre sonra benimkinin doğru olduğunu fark ettiler ve düzeltmelerde beni görevlendirdiler. Askerlikte tabii ben de herkes gibi birkaç sorun yaşadım. Ama, yine de güzeldi. Askerlik bitince bende tekrar Amasya’ya döndüm.
— Peki, neden Amasya’ya geri döndünüz?
— Burada bağ bahçe var, hanım var.
— Eskiden olan komşuluk ilişkileriyle bugünkü komşuluk ilişkilerini karşılaştırır mısınız? — Aslına bakarsan, eski günlerdeki olaylarla şimdikilerin hiçbir bağlantısı yok. Televizyon çıktı, bütün ilişkiler kesildi. Her şey paraya dönüştü. Paran varsa eşin dostun çok, yoksa… Bedavadan kimse kimseye selam bile vermiyor.
— Haklısın dedeciğim, hem de çok haklı…
SEDA DAL AMASYA BİLİM VE SANAT MERKEZİ
<<< Önceki
Sayfa
Sayfa 6
Sonraki
Sayfa >>> |