KEŞKE

   
     Sıcak bir yaz günü.  Yaprak kıpırdamıyor. Evliliklerinde on beşinci yılını deviren karı koca, evlerinin geniş salonunda oturmuş serinlemenin yollarını arıyorlar. Bir yandan da hayıflanıyorlar.

 

      Genç kadın:

 

               —Of, of! Sıcaktan eriyeceğim diye korkuyorum; artık ne yapacağız bilemiyorum.

 

               —Evet, haklısın Amasya’da deniz yok, tatile gidelim desen tatil yöreleri buradan da sıcak, hiç kimse tatile falan gitmiyor. Hem de oralarda her şey o kadar tuzlu ki!  Altından kalkamayız.

 

              —Evliliğimizin ilk yıllarını hatırlıyor musun, on beş yıl öncesini?  O zamanki hâlimiz neydi, şimdiki hâle bak! O zamanlar televizyonlar, gazeteler, dergiler sularınızı boş yere akıtmayın diye bangır bangır bağırıyordu. Yoksa bizi gerçekten çok kötü bir son bekliyor, deniliyordu sürekli.  Ama kimse kulak asmadı. Burada sıcaktan yanıp kavruluyoruz şimdi. Sürekli sular kesiliyor, banyo yapamıyoruz, susuz kaldık!

 

               —Serinlemek için havuza falan gidelim desem…

 

              —Evet, sular boş yere akmasın diye havuzları da kapatır oldular. Zaten burada doğru dürüst havuz da yok. Birini açık, o da hem küçük hem de dolup taşıyor. Herkes oraya akın ediyor resmen. Hoş o da kapanır yakında böyle giderse.

 

               Karı koca endişeyle derin derin düşünmeye başladılar. Bu sırada dışarıdan silah sesleri geldi. Hemen yere yattılar sesler kesilince de doğru cama koşup sesin kaynağına bakmak istediler. Ortada bir de yerde kanlar içinde yatan yaşlı bir adam vardı. Ancak bu manzara onları hiç de şaşırtmadı; çünkü alışılmış bir manzaraydı. Gelen geçenin görüp yardım etmediği, şöyle bir bakıp geçtiği bu iğrenç manzaraya ne yazık ki alışmışlardı.

 

  Ama onlar bu olaya kayıtsız kalmadılar. Hemen en yakın hastaneyi arayıp ambulans istediler. Ama bir sokak uzaklıktaki hastaneden gelecek ambulansın gelmesi uzun zaman aldı. Ambulans geldiğinde zaten çok geçti, yaşlı adam çoktan ölmüştü. Adam, en sonunda dayanamayıp sinirli bir şekilde aşağı indi ve ambulansın şoförüne bağırmaya başladı:

 

         —Demek teşrif edebildiniz; ama bakın geç kaldınız. Yaşlı adam öleli iki saat oluyor. Bu ne sorumsuzluk?

 

          —Pardon da size soracak değilim! Bu adamdan daha önemli müşterilerimiz vardı.  Kim ki bu adam? Kimi kimsesi var mı? Cevap verebilir misiniz? Hayır! Peki, ya az önce ilgilendiğimiz müşteri her birimize kaç para ödüyor haberiniz var mı sizin? Artık her şey para için, herkes kendini düşünmek zorunda anladınız mı? Hem kuzum, siz hangi devirde yaşıyorsunuz? Dünya kötüye gidiyor, dipsiz bir kuyuya hızla sürükleniyoruz. Uyanın artık! Sizin gibiler daha ne kadar mücadele edecek sanıyorsunuz? Bir kere iki kere dayanırsınız, ya sonra pes edeceksiniz bu gerçeği kabullenmekten başka bir şey yapamazsınız, siz ve sizin gibiler.

 

          Adam söyleyecek tek kelime bulamadı. Çocukluğunun, gençliğinin geçtiği bu mükemmel “Şehzadeler Şehri” bile bu duruma düşmüştü! ” İnanılmaz! ”  Bütün bu insanların içini dışını para hırsı bürümüş, insanlık ölmüş!

 

Okul yıllarında, insanlığın ölmesini yalnızca bir deyim olarak bilen bu adam, şimdi gerçeğiyle karşı karşıya olmanın üzüntüsü ile yaşıyordu. Acaba kendileri mi çok iyiydi, yoksa yalnızca kötülük mü yapıyorlardı bu insanlara? Morali bozuk bir şekilde yeniden evine girdi. Eşi ne olduğunu sordu hemen. Adam olanı biteni ve içinden geçirdiği her şeyi eşine anlattı. Ve karısına sordu:

 

          —Bu dünyada tek iyi biz miyiz, diye düşünüyorum.

 

          —Tabiî ki hayır. Ama sayılı gibi geliyor bana. Bu dünyayı tek başımıza kurtaramayız ki! Geçmişte bilinçsiz davrandık, gerçekleri bilmemize rağmen göz ardı edip, bilmezlikten geldik, işte sonuç…  Berbat bir dünya.

 

           —Evet, haklısın, ne desen haklısın. Ama artık her şey için çok geç, geleceğimizi ellerimizle kararttık. Şuan “keşke” demekten başka sözcük bulamıyorum.  Ancak keşkenin de hiçbir faydası yok.

 

          —On beş - Yirmi yıl öncesini hatırlıyorum da o zamanlar meğer ne kadar da güzelmiş. Öğrencilik yıllarımızda en azından insanlık diye bir şey vardı. İnsanlar arasında saygı hoşgörü vardı.

 

          —Evet haklısın. 

 

          —Hiçbir şeye yanmıyorum da bu insanların hali, tavrı beni en çok üzen bu işte. Keşke o günlere geri dönebilsek.

 

          —Keşke.

 

 

                                                         ASLIHAN CENGİZ

                           AMASYA BİLİM VE SANAT MERKEZİ
   
    <<< Önceki Sayfa  
                                     Sayfa 14             
             Sonraki Sayfa >>>

                  İçerik Sayfası >>>