BAYAT EKMEK

 Güneşin her yeri cennet misali aydınlattığı, çiçeklerin bütün çirkinliklere inat güzellik yarışına tutulduğu, güzel havayı fırsat bilen her insanın değerlendirmek amacıyla parkları akın ettiği güzel bir temmuz sabahı...

 Her sabah olduğu gibi annem yine beni kahvaltıya çağırıyordu. O çağırdıkça ben yorganı kafama çekip duymamak için kulaklarımı tıkıyordum. Biraz zor olsa da kalkıp elimi yüzümü yıkadıktan sonra yemek masasına oturdum. Her şey harika gözüküyordu.

 Aman Tanrım! Bu da ne! O masanın üzerindeki ekmek de neyin nesiydi?  Bir bayat ekmek... Kasıtlı mı yapmışlardı; yoksa babam iflas mı etmişti anlamadım. Anladığım tek şey bugün aç kalacağımdı. Annem ve babam kahvaltıya başladılar; ama ben henüz elimi hiçbir şeye sürmemiştim. Annem bunun üzerine bana şaşkın bir yüz ifadesiyle:

    Hayırdır oğlum. Seni melekler mi doyurdu yoksa? Neden yemek yemiyorsun? Normalde seni kahvaltı masasından kaldıramazdık. Hayırdır, bir şeye mi canın sıkkın?

    Evet, anne bir şeye canım sıkkın. Bu ekmek ne de böyle! Bunu yememi beklemiyorsunuz herhalde değil mi?

    Aaa! Nereden çıktı bu laflar şimdi. Akşamdan ekmeğimiz kalmıştı, bu sabah ekmek almadık. Ne yapabilirim! Sana taze ekmek yaratamam ki mecburen bunu yemek zorundasın! Hem ne varmış ekmekte! Bir dilim ekmek bulmak için her gün bin bir zorluk çeken, çöpten ekmek toplayan insanlar var, biraz merhametin olsun!

    Valla anneciğim, ben bu ekmeği yemem! Yemesem aç kalırım ve sağlığım bozulur. Siz bilirsiniz.    İyi, bundan sonra bu eve taze ekmek gelmeyecek! Sen bu söylediklerinin cezasını çek bakalım! Elinin tersiyle ittiğin bu ekmeğin ne kadar değerli olduğunu anlayana kadar böyle!

    Ah baba! Sen de bir şey söylesene! Ne diyor, annem? Daha doğrusu ne yapmaya çalışıyor?

Söylediğim bu söz üzerine, evde büyük bir sessizlik oldu. En sonunda benim sözüme gelecekler nasıl olsa. Çünkü ben evin tek çocuğuyum; onların göz bebeğiyim. Kıyıp bana bayat ekmek yediremezler.

Bu sessizliği babamın ilginç gezi turu planı bozmuştu. Bir anda babamın sevgi damarları kabarmış olacak ki beni uzun bir gezintiye çıkarmak istedi. Ben de belki evdeki gerilim biraz azalır diye kabul ettim. Neyse efendim, çıktık yola. Bilmediğim sokaklardan bilmediğim caddelerden geçtik. Ve karşıma uçsuz bucaksız bir buğday tarlası çıkmaz mı? Çok şaşırmıştım. Burada ne işimiz var, diye düşündüm. Sonra babamın bu merakımı gidereceğini anladım ve babama:  

    Amacın ne baba, beni hasta mı etmek istiyorsun? Bu tarla da nerden çıktı? Gezinti dediğin bu muydu? Haydi, geri dönelim!

    Buraya seni hasta etmek için gelmedik. Biraz gerçeklerle yüzleşmen için geldik. Evet, burası bir tarla bir buğday tarlası. İşte, senin şu elinin tersiyle attığın ekmek burada yetiştirilen buğdaylarda yapılıyor. Gezinti dediğim de buydu; çünkü o bayat diye yemediğin ekmeğin hangi şartlarda soframıza geldiğini görmeni istiyorum. Hava çok güzel değil mi? Temmuzun ortasındayız değil mi? Sen olsaydın şimdi arkadaşlarınla top peşinde koştururdun; ama bak bu insanlar güneşin altında kan ter içinde ne için uğraşıyorlar. Bizim karnımızı doyurmak için.

    Nasıl yani?

    Bak oğlum! Demin de dediğim gibi ekmeğin yapımı çok zahmetlidir. Öyle elma gibi dalından koparılıp da soframıza gelmiyor. Hoş, o da emek istiyor ya!

Nedenini bilmiyorum; ama bu konu çok ilgimi çekmişti. Babama nasıl yapıldığını sordum. O da bana, zaten bunu anlatmak için buraya geldiğimizi söyledi.

    Eee! Anlat işte. nasıl oluyor?

    Öncelikle ekmeğin yapıldığı buğday tohumları buraya, yani buğday tarlalarına getirilip ekiliyor. Sonra zamanla bu buğday tohumları büyüyor ve başak veriyor. Sonra hasat zamanı yani şu zamanlarda ekinler traktörlerle ya da orak denilen aletlerle uzun emekler verilerek biçilip toplanılıyor.

    Sonra ne yapılıyor?

Nedense bu sorum cevapsız kaldı. Ve babam arabayı kullanmaya devam etti. Bir yandan daha fazla bilgi edinmeye çalışıyordum. Ama bir yandan da sabah ki tavrımdan dolayı utanç ve vicdan azabı duymaya başlamıştım. Babamsa hâlâ sorumu cevapsız bırakmakta ısrarlıydı. Sonra kocaman fabrikayı andıran bir yerde durdu. Burada bir sürü adam vardı. Hepsi çok yorulmuşlardı. Bu yüzlerinden belli oluyordu. Çok yorgun olmalarına rağmen güçlerinden hiçbir şey kaybetmemişe benziyorlardı. Üzerleri undan bembeyaz olmuştu. Gerçekten yorgundular ve yinede karınca gibi çalışıyorlardı. Babamla bir ara göz göze geldik. Sonra babam konuşmaya başladı:

    İşte demin toplanan biçilip toplanan ekinler buraya geliyor.

    Burası neresi ki?

    Burası mı? Ah evet, burası bir un fabrikası.

    Un fabrikası mı?

    Evet ya, un fabrikası. Biçilip toplanan ekinler buraya geliyor ve burada öğütülüyor. Burada sabah akşam çalışan işçiler ekinin öğütülmesini sağlıyor. Burada ekin yani buğday çok büyük zorluklarla un haline geliyor. Bazen bunun için işçilerin sabahlaması bile gerekiyor.

    Eee! Sonra. Devam etsene.

    Sonra öğütülüp un haline getirilen buğdaylar, burada çuvallarla paketleniliyor ve satış için marketlere, bakkallara ve un mamulleri satan dükkânlara gönderiliyor. Marketlere gönderilen unları biz alıyoruz. Fırıncılar unları marketten değil buradan yani un fabrikalarından alıyorlar.  

    Nasıl ekmek oluyor? Anlamadım…

    Dur bekle, anlatıyım.

Eh bu adam benim babam işte, yine beni merakta bıraktı ve arabasını kullanmaya devam etti. Yine susmuştu. Yahu, bir insan bu kadar da susmaz ki! Babam sustukça aklıma haliyle başka şeyler geliyordu. Yani yolculukta ekmekle ilgili olunca karnımdan “Guruulll! Guruuul!” diye seslerin gelmeye başlamıştı. Çok acıkmıştım.  Sabah kahvaltısı da yapmamıştım zaten. Neyse efendim, babam arabayı durdurdu yine. Bilmediğim bir yerdi burası. Babam arabadan indi ve bana: 

    Haydi, sen de gel.    Tamam.

Arabadan indim ve beni elimden tutarak bir yere götürdü. Bu bir ekmek fırınıydı. Ama bizim evin oradakinden farklıydı. Nasıl farklıydı bilmiyorum; ama bizim evin oradaki ekmek fırınından çok çok farklıydı. Sonra babam tekrar konuşmaya başladı. 

    İşte unun ekmek yapıldığı ve satıldığı yer. Buraya gelen unu önce su ile hamur yapıp ekmek şeklini veriyorlar. Bu bile bayağı uzun zaman alıyor ve çok zahmetli bir iş. Sonra bu cayır cayır yanan fırının içerisine koyuyorlar. Evlat, temmuzun ortasındayız. Hava da dayanılmayacak bir sıcaklık var. Sıcak o kadar çok ki kendini buzlu suya koysan bile yine sıcaktan yanarsın. İşte burada çalışan insanlar bu sıcaktan bir yana birde bu cayır cayır yanan fırının önünde çalışıyorlar. Ekmek on ila on beş dakika arasında burada kalıyor ve pişiyor. Sonra fırından çıkan sıcak ekmeklerin bir bölümünü kendi fırınlarında bir bölümünü de diğer küçük ekmek büfelerinde satışa sunuyorlar.

  Vayyyyyyy!

  Yaaa, minik sıpa! Anladın mı şimdi o elinle kenara ittiğin ekmeğin ne kadar değerli olduğunu. O ekmeği yapmak için kaç yüz kişi seferber oluyor biliyor musun sen?

    Biliyorum baba, sayende bugün hepsini öğrendim; ama artık eve gidebilir miyiz? Ben gerçekten çok acıktım haydi.

  Tamam.

Ogün kendimi sanki hayatımın en büyük pişmanlığını yaşamıştım. Eve gider gitmez bayat ekmekle ve annemin yaptığı eşsiz güzellikte yemeklerle karnımı tıka basa doyurdum. Annem biraz şaşkın gözüküyordu; ama onun da merakını giderdim. Büyük bir heyecanla babamın bana anlattıklarını ve yaptıklarımızı anlattım. Annem:

   Ya beyefendi. Bundan sonra umarım ekmekleri bayat taze diye ayırt etmezsin, dedi. 

Konuşamadım. Sadece sustum. Çünkü o kadar utanmıştım ki. Birden aklıma garip bir şey geldi. Bu şey benim pişmanlığımın katlanarak artmasına neden oldu. Bu Afrika’daki açlıktı. Bir kendimi birde o bir deri bir kemik kalan çocukları düşündüm. Düşündüm ve yine düşündüm. Aramızda ki fark ölçülemezdi. Benim o yemeyip elimin tersiyle ittiğim ekmek için yalvaran, gözyaşı döken çocuklar gerçekten üzüntü verici, vicdan sızlatıcı bir tablo oluşturuyordu. Konuşamadım. Sanki dilimi yutmuştum. Konuşmak istedim ama... Zaten konuşsam da bir anlamı olmayacaktı. Sustum ve sonra yine sustum. Anladım ki ekmek, benim elimin tersiyle ittiğim o bayat ekmek, dünyanın en lezzetli yiyeceğiydi.

Babama minnet borçluydum. Benim gözümü açtığı için ona çok teşekkür ediyorum. O gerçekten mükemmel bir baba. Tabii teşekkür edilmesi gereken tek kişi babam değil. Ekmek yapmak için gecesini gündüz eden yüzlerce hatta binlerce, milyonlarca insana hepimiz minnet borçluyuz. Hepsine çok çok teşekkür ederim…

                     İREM DENİZ ÇİMEN

                  AMASYA BİLİM VE SANAT MERKEZİ

 
<<< Önceki Sayfa                                    Sayfa 11                              Sonraki Sayfa >>>

       İçerik Sayfası >>>